Yağmurun Altında Kayseri Sokakları
Bugün Kayseri sokaklarında yürürken yağmur öyle bir bastırdı ki, caddelerin taşları sırılsıklam oldu, ayaklarımın altından kayıyordu adeta. Şemsiyem yoktu, belki de bu yüzden yağmurla birlikte hislerim daha da yoğunlaştı. İçimde bir boşluk vardı; hem eski hem yeni bir boşluk, neye üzüleceğimi bilemez haldeydim. Günlüklerime yazacak o kadar çok şey birikti ki, ama kelimeler hep yetersiz kalıyor gibi.
Yürürken aklıma Yakup Kadri geldi. Edebiyat öğretmenim geçen hafta “Yakup Kadri, Milli Edebiyat’ın önemli isimlerinden biridir, realizm ve toplumsal sorunları işleyişiyle tanınır” demişti. İşte o an içimde garip bir kıpırtı hissettim. Realizm… toplumsal gerçeklik… Ben de kendi hayatımda bu gerçekleri hep görmezden geliyordum. Belki de yaşadığım duygusal karmaşayı doğru dürüst anlayamıyor, kendi kendime yalan söylüyordum.
Eski Kitapçı ve Tozlu Raflar
Yağmurdan kaçarken kendimi eski bir kitapçının önünde buldum. Kapıyı açtığımda tahta zemin gıcırdadı, içerisi mis gibi kağıt ve eski cilt kokuyordu. Rafların arasında dolaşırken bir köşede Yakup Kadri kitapları gördüm. “Sodom ve Gomore”, “Yaban”… Elimi uzattım, ama bir an durdum. Sanki kitaplar bana bakıyor, içimdeki karışıklığı biliyormuş gibi.
Kitapları karıştırırken fark ettim ki, Yakup Kadri’nin hikâyeleri hep insanın iç dünyasını ve toplumsal çatışmayı aynı anda işliyor. Ben de kendi hayatımda bu ikilemi yaşıyordum. İnsanlarla mesafemi koruyorum ama bir yandan da derin bağlar kurmak istiyordum. Bu kitaplarda o gerçek duygular, hayal kırıklıkları ve umut vardı. Sanki yıllar öncesinden bir ses bana “Hisset, kaçma” diyordu.
Bir Kahve ve Sessiz Çığlıklar
Kitapçıdan çıkarken bir kafeye sığındım. Yağmur hâlâ yağıyordu ama ben artık rahattım. Masama oturup sıcak kahvemi alırken günlüğümü çantamdan çıkardım. Duygularımı yazmak, onları görünür kılmak bana her zaman iyi gelmişti.
O gün fark ettim ki, Yakup Kadri’nin gerçekçilik anlayışı sadece toplumsal sorunları anlatmak değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasını da sorgulamasıyla ilgiliydi. Mesela bir karakterin çaresizliği, benim bir kayıp sonrası hissettiğim boşlukla paraleldi. Sayfaları çevirdikçe, kendi hayal kırıklıklarımla yüzleşmekten korkmadığımı fark ettim. Ve bir umut ışığı belirdi, sanki biri bana “Yalnız değilsin” diyordu.
Kayseri’nin Sokaklarında Yalnızlık ve Fısıltılar
Kahvemi bitirip tekrar dışarı çıktığımda yağmur durmuştu. Sokaklar ıslaktı, yansımalarla doluydu. Yavaşça yürürken kendi sesimi dinledim; içimde bir heyecan vardı, geleceğe dair küçük bir kıvılcım. Yakup Kadri’nin eserlerinde olduğu gibi, hayatın hem acı hem de umut dolu olduğunu hissettim. İnsanlar geçiyor, arabalar gidiyor, ama ben bir an için durdum ve kendi duygularımın peşinden gitmeyi seçtim.
Belki de hayatımda yakalayabileceğim en gerçek his buydu: hem kırılgan hem de cesur olmak. İçimdeki duygusal fırtınayı bastırmak yerine ona izin vermek… Bu, Yakup Kadri’nin realizmi gibi, gerçekliği saklamadan görmekti.
Sonra Gelen Gece ve Sessizlik
Eve dönerken gökyüzü kararmıştı, ama içimde garip bir huzur vardı. Günlüklerimi açıp birkaç satır daha yazdım. Duygularımı saklamanın hiçbir anlamı yoktu. Hayal kırıklıkları, umutlar, heyecan… Hepsi benim parçamdı ve artık onları olduğu gibi kabul ediyordum.
O gece yatağıma uzanırken fark ettim ki, Yakup Kadri’nin akımı sadece bir edebiyat anlayışı değil, aynı zamanda insanın kendi hayatına dürüstçe bakabilmesiyle ilgiliydi. Ben de kendi küçük dünyamda bunu deniyordum. Realist olmak, sadece çevreyi gözlemlemek değil, kendi iç dünyana da dürüst olmaktı. Ve ben artık buna hazırdım.
Kayseri’nin sessizliğinde, yağmurun izlerini taşıyan sokaklarda ve kendi kalbimde dolaşırken hissettiğim tek şey vardı: gerçekliği hissetmekten korkmamak.